Bu Blogda Ara

6 Kasım 2019 Çarşamba

KAN''BUR


Sokağın köşesini dönerken taze ateşlenmiş silahını namludaki barut dumanı ile birlikte beline hapsetti. Ara sokaklardan çıkıp insanların arasına karışmasına yakın apartman boşluğuna yöneldi. Başındaki siyah maske ve şapkayı çöpe attı; çift taraflı montunun tersini çevirdi. Silahının dışarıdan belli olan kabzasını düzeltip sokağa çıktı. Alnındaki soğuk terleri montunun koluna silip nefesini düzenlemeye çalıştı. Artık ok yaydan çıkmıştı; pişman olmak yerine sakin kalmak zorundaydı. Bu gece belkide şafağa en uzak olandı.
Korna seslerinin kulakları üzerinde kurduğu baskı ile uyandı. Üsküdar sahilde harika manzarası; karışık bir zihni vardı. Barut kokusu parmaklarına olduğu kadar aklına da sinmişti. Uzandığı banktan doğrulup denize baktı. Kendisine ardı ardına sorular sıralayabilecek iken vazgeçti. Sigarasına uzandı. Şairin dediği gibi;''Karanfil kokuyor cigaram'' mısrasını tekrarladı. Keyfi fazla sürmedi. Yanından geçen bir bisikletlinin önüne attığı kağıtla şiirsel düşünceler ortadan kayboldu. Zaten hep böyledir. İnsanlar acı çektiğiniz anlarda sizi öldürmeye daha meyilli olur; tıpkı ayağı kırılan atları vurdukları gibi.
''Kendi iyiliğin için ıskalamamalıydın.''
Tek bir cümlelik kısa not çok fazla ihtimale gebeydi.Artık durum öğrenilmiş, anlaşma bozumuştu. Her yer gibi kaldığı ucuz pansiyon da güvenli olmazdı. Toparlanıp çıktı. Ağzını sıkı tutması karşılığında girişteki şiveli kapıcıya birkaç kuruş bahşişi unutmamıştı.  Gidip aldığı parayı geri verse artık silah ateşlenmiş, suç işlenmişti. Hem parayı riske edemezdi, zamanı azdı. İkinci seçenek kaçmak diye düşündü. O zaman hem parayı Baturay'a ulaştırmanın hem de hayatta kalmanın bir yolu bulabilirdi. Üçüncü seçenek ise işi aldığı ekibi ortadan kaldırmaktı ama bu da en zoruydu. Hem elindeki ekipman bunun için yetersiz hem de zaman oldukça kısıtlıydı. Ayrıca yalnızda değildi; ortağını riske atamazdı.
Bir uyuşturucu baronunu temizlemek için bu kadar parayı sokağa dökenler elbette onları öldürmek için de daha fazlasını gözden çıkarabilirdi. Pişmanlıkla vurdum duymazlık arasında bir tat hissetti içinde. Babasının sözü aklına geldi.
 ''Amaç doğru olsa da yöntem yanlış oldukça sonuç her zaman yanılgı olacaktır.''
İyilik meleği olarak anılma istekleri yoktu; kimseden bir teşekkür de beklememişlerdi. Ama geldikleri durumda ''pis birer kiralık katil damgası yemeye değecek mi?'' sorusunu sormadan edemedi. Hadi kendisi kimsesizdi; bu yafta onu sevmediği insanlardan bir adım daha dışarı atardı. Baturay ise bu yükü karısı ve en önemlisi çocuğu ile sırtlamak zorunda kalacaktı. ''Bunu bilerek yola çıktık'' dedi bir tarafı. Başka bir köşeden ''ulan küçücük çocuk ne yaptı da katilin oğlu damgasını yesin!'' diye karşı çıktı. İç seslerini titreşime alıp kafasını topladı. Baturay'ı bulup parayı ulaştırmalıydı. Yakalanırsa bir de üstünde paranın gitmesi ''bedevinin kutup ayısı'' hikayesine nazire olabilirdi. Gözü bir telefon kulübesine ilişti. Etrafı kolaçan edip kabine girdi. Ezbere bildiği numarayı hızlıca çevirip hattın diğer ucunda ortağının sesinin belirmesini bekledi.
Her şeyi göze almışdık....
Dostunun bu hatırması bir nebze de olsa onu sakinleştirmiş, nabzını düşürmüştü. Bu zor kararı aldıları günü hatırladı. Çay ocağındaki masayı, sigara dumanını ve verdikleri sözü. Bu para bir şekilde yerine ulaşmalıydı. Bu kutsal amaç iki dostu ayakta tutacaktı. Ayakta kalmak için bir olmaya ve sırt sırta vermeye ihtiyaçları vardı. Hapşırdığında ne zaman dostuna çok yaşa dese cevabı ''omuz omuza'' olmuştu; diğer insanlara ''sen de gör''.
Mahallesinden içeriye kafasını uzattığında fazla sessizlik tedirgin ediciydi. Silahı ateşlediği anı hatırladı. O yaşlı kadın önüne çıkmasa ıskalar mıydı? eğer bilerek vurmadı ise bu ıskalamak sayılır mıydı? vicdanına yenilmesinin sebebi bir cana kıyma korkusu mu? yoksa yaşlı kadının korkak bakışları mıydı?
Dostu ile yanyana gelmek riskini göze alamadıkları için ortak bir nokta belirlemişlerdi. İki eski bina arasındaki dar boşluğa girip duvar dibindeki tuğla yığını arasına zarfı bıraktı. Dışardan görünmediğine emin olup sokağa doğru yöneldi. Tam arkasını dönüp gitmek niyetinde iken onu gördü. Mahalledin sevgilisini. Adı lazım değil ama illa bir hitâp lazımsa biz ona Sabahat diyelim.
Hani şu perdeleri patiskadan olan. Hani eteklerinde rüzgar taşıyan...
Elinde poşetler ile sokakta salınırken onu bir daha uzaktan bile görememe ihtimali miğdesini burktu. Defalarca onu öptüğünü düşünerek kafasın yastığa koyduğunu hatırladı. Sevmek için dokunmak şart değidir amenna. Ama öpmek de sevmenin eli ayağıydı. Tam o sırada sevdiğini gölgesinde beliren beli silah kabzası manzaralı adam onu kendine getirdi. Bir an ayakları buz kesti; adımları işlemez oldu. Kabzalı adamın gözlerini üstünde görmesi ile keskin bir silah sesinin kulağında çınlaması bir oldu. Kolunu sıyıran kurşun duvarına yaslandığı evin kapı pervazına saplanmıştı. Vücudundan sızan sıcak kanın etkisi ile yerinden fırladı. Arkasından gelen iki mermiden biri saçlarını sıyırmış diğeri önündeki ağaca saplanmıştı. Yokuştan aşağı sallandıktan sonra önce sol ardından sağ olmak üzere iki kesikin dönüş yapıp kendini kalabalığın içine attı. Yavaşlayıp temposunu insan seline göre ayarladı. Adam onu kovaladığına göre Baturay açığa çıkmamış olmalıydı. Dikkatleri üstünde tutmak en azından onun rahat hareket etmesine yardımcı olacaktı. Az ilerden alt geçide inip gözden kaybolmaya çalıştı.
Hastanenin önündeki bekleyişi dostu ile küçük çocuğun yanyana çıkışını görmesiyle sona erdi. Son dört gündür uğruna bunca derde düştüğü ameliyatın sonucunu dualarla beklemişti. Sonuçta istediği olmuş; eziyet içinde  yaşadığı bu hayatın içinde ilk defa bir insanın hayatına faydalı bir dokunuşu olmuştu. Amaçsızca sürüp giden hayatını bir çocuğun yaşanmamış günleri ile değişmekten mutluydu. Dostunu çemberin dışında tutabilmişti. Ancak bu işin tamamen çözüme ulaşması gerekiyordu. Tek yok kalmıştı. 21.yy'da bir kamikaze canlanmalıydı. Son kez merdivenlerdi ikiliye bakıp sessizce helallik aldı. Artık onun için tek yol freni patlamış bu kamyonu yârdan aşağı sürmek olacaktı.
Deponun önüne geldiğinde son kez gökyüzüne baktı. Havayı ve maviyi çekti içine. Beline uzanıp silahını çıkarttı. Horozu kardırdıktan sonra son defa en iyi yaptığı iş için hazırdı. Dördüncü kurşunda özgürlük için hedefini bulmuş olmalıydı. Kapıdan içeri süzülüp ilk adamla karşı karşıya geldiği andan artık geri dönüş yolu kapanmıştı. Üst üste iki kez ateşlediği silahından çıkan mermiler o iri yarı insanı bir kum çuvalı gibi yere yıkmıştı. Ardından karşısında açılan kapının aralığında beliren gölgeye planlı bir kurşun gönderdi. Devrilen ikinci cüsseden sonra hedefi masada oturan karanlık taraftaki adamdı. Ona hesap sormak için bekleyen adamın sol omuzunun üç marmak altına ardarda iki kurşun gönderdi. Ama onun attığı  kurşunun önünden kaçamamış; göğsünden hayattaki son yara izini kazanmıştı. Emin olmak için son kez koltuğa yaslanmış olan cansız bedene bakıp depodan çıktı.
Dengesiz ayakları , ciğerinden içine dolan kan ve bulanan zihni ile sokağın sonunda artık ayakta duramayıp bir ağacın dibine yığılıp kalmıştı. Atar damarına isabet eden kurşun kendi kanında boğulmasına neden olurken o dudağından sızan kanları feleğe göstererek kızılcık şerbeti içtim demeye razıydı. Kan dökerek yaşadığı bu hayatın sonu; kendine kanında boğulmak olacaktı.
Gözlerinin önünden bir film şeridi geçmesini beklerken geçen zamanda iyice kapanan  bilinci son defa gözünün önüne bir kaç fotoğraf koymaya başlamıştı. Dostunu gördü; yanında küçük bir adam ile hastane merdivenlerinden iniyordu. Eteklerinde rüzgar taşıyan Sabahat'ı gördü; sokağın orasında kırmızı bir gül ile. Kendini gördü, ilk kavga ettiği günü. Canının ilk acıdığı; kendi kanının tadına ilk baktığı günü. Hayatının bütün günahlarını belki de o küçük çocuğun hayatını kurtararak affettirmek istiyordu. Yaptığı kamikaze dalışı ile hayattan aforoz edilmek suçlarının kefaletine mi denk geliyordu? Yaşam onu içine almamıştı, ölümse dışarda kalmasına izin vermiyordu. Eşikte kalmış yaşamını belki de en keskin virajda uçuruma yuvarlıyordu. İlk defa merhamet ile bakan yüreği; vicadanının anti-deprasanı oluyordu. Şairin iki dizesinde ölümün meşru yanını arıyordu;
''Ölüm güzel şey budur perde ardından haber/Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber?''

15 Ağustos 2019 Perşembe

DÜŞ'İNCE

DÜŞ'ÜNCELERDEN AŞAĞIYA SARKMAK TEHLİKELİ VE YASAKTIR
İki çay doldurdum. Biri  bana biri de tam karşıma. Ben çayımı içtim; karşımın çayı soğudu,döktüm.  ''Bir çay daha ?'' dedim. Kendime doldurdum, karşımın bardağının üstüne kaşığı kapattım...
Sokağın başından sonuna, kısa aralıklı üç yüz adım atmıştı.Kaldırıma döşenmiş parke taşlarının bölünme çizgilerine basmamaya dikkat ediyordu. Oynak bir kaldırım taşına denk gelen ayağı, taşın altında biriken yağmur suyunu harekete geçirdi. Islanan ayağını umursamadan, hızlanan adımlarla caddeyi geçti. Önce sola, sonra sağa, sonra tekrar sola olmak üzere üç defa sahile baktı. Yosun kokusu burnunu tırmalamıştı.
Baş parmağında çıkan şeytan tırnağı, elini her cebine sokuşunda kendini hatırlatıyordu. Kaldırımdaki çöplerin içinde sarhoş duran şişeye bir tekme savurdu. Şişe yuvarlandı, ters döndü; secdeye kapandı. Tekrar vurma şansı varken vazgeçti, şişenin bir günahı yoktu. Depozitosuzdu bir kere; eziyet etmesi etik olmazdı. Rahat bıraktığı şişeye rahmet okuyup yolun iç köşesine geçti. Kendi kendine ''kaygılar'' başlıklı bir konuşma yapmayı planlıyordu.
''Kaygılar; insanın sürekli geçmişle hesaplaşıp geleceği hesaplamasına yol açan; şimdiki zaman kavramının yaşanılmasını imkansız kılan duygu.''
Konuşmanın en heyecanlı yerinde meçhul şair gelip yanına oturdu. Selamsız sabahsız söz-deyişi ortaya bıraktı;
''Ömür dediğin üç gündür; dün geldi geçti, yarın meçhuldür. O halde ömür dediğin bir gündür; o da bugündür.''
Konuşurken lafının kesilmesinden hoşlanmazdı. Özellikle kendi kendine konuşurken araya girenlere en ağır cevabı resmi kaynaklarla verirdi. Bu seferlik şairlik makamına hürmeten sustu. Sözü alıp sahibini bırakarak konuşmasına  devam etti.
''Nerede kalmıştık; ha evet kaygılar. Ne değişik kelime... Kökenini durduğumda çok şaşırmıştım mesela. Kuruyan ağaçların dışındaki kabukları kıvrılıp dökülür. Kaygı bu büzülen kabuğa verilen addır. Zamanla insanın bazı duygular karşısında kıvrılıp, bükülüp yerlere düştüğünü farkeden atalarımız; kaygı kelimesini bu tip kurumuş insanlara da bağışlamayı uygun görmüşlerdir.  Ama ben tecrübeliyim sayın kendim unutma. Sana da cevap hakkı doğdu ancak bu seferlik eserin tüm hakları bende saklı olduğuna göre bu hakkıda ben alıyorum; kusura bakma.''
Tam tecrübeden bahsettiği anda köşeden bir ışık süzmesi belirdi.
Uzun ince bir kalp ağrısıydı gelen. Selviydi; hârdı. İnceden doğruldu. Gömleğinin yakasını düzeltip bir sigara daha yaktı. Yüzünü güneşe dönüp sırtını kuru banka verdi.Önüne bakmayı  şart koşup geçen kadının ayak seslerini dinledi. Yaklaştı, durdu. Devam etti.
Uykusuzluk göz kapaklarının laneti olmuştu. Ne kadar çok uyusa o kadar uykusuz hissediyordu kendini. Bedeni serilip yatmak hususunda doyumsuzdu. Sıcaktan terleyen ensesi, terden ıslanan yastığına her değdiğinde sinir uçlarını uyuşturuyordu.
Doğrulup yatağın başına oturdu. Bir süre kafasını aşağıya eğip bekledi. Kan beynine hücum edince başını sağa sola sallayıp doğruldu. Ayağına terliklerini geçirip açık cama doğru yöneldi. Perdeyi sıyırıp dışarıya, sokağına baktı. İlerlerde ince bir çizgi gibi görünen deniz, içini ferahlatmaya yetmiyordu.
''İç Daralmasına İyi Gelebilecek Şeyler'' başlılı bir liste kurmaya karar verdi. Başlığın altına ilk maddenin yerini belirtecek bir kısa çizgi çekip kağıdı bıraktı. Perdeleri çekip; evin içindeki sessizliği bozmakla mükellef eski parkeler üzerine adımlarını vurdu. Mutfaktan çay kutusunu alıp demliğe yaklaştı. Çoğu insan önce suyu kaynatır daha sonra kaynar suyu çay adını verdiğimiz Çin kökenli, aslı yeşil olmasına rağmen ülkemizde karası makbul görünen bitkinin üstüne döker. O ise soğuk suyla çayın sevişmesini bir alev topuyla cezalandırılıp haşlamak yerine demlemeyi seçerdi. Soğuk suyla çayı demliğe koydu, çaydanlığın üstüne görece daha büyük olan alt kısmınada belli miktarda su ekleyip ocağa yerleştirdi.
Tekrar listenin başına oturduğunda çay demini alana kadar birkaç madde uydurmak konusunda kararlıydı.  Kafasından karalama halde başlıklar kurmaya başladı.
 ''Mesela kitap okumak, müzik dinlemek, papaz kaçtı ve koz maça gibi türlü iskambil oyunları, televizyonda spor programları izlemek, eşin dostun dedikodusunu yapmak...''
Yüzü ekşidi. Maddelerden bazıları çok sıradan, bazıları ise çok geneldi. Örneğin kitap okumak. Tamam okumak güzel ama bu sıfat her eser adına geçerli olabilir mi? Kendinden pay biçmeliydi. Tüm dünya düşünürleri, üstüne kafa yordukları sorunları kendilerinde bulup dünyaya mâl etmişti.  Mustafa Kutlu okunmalıydı mesela. Muhafazakâr kesimin önemli ve insana yaradılıştan dolayı umutlu olmayı derinlerde öğütleyen bir isimdi. Yanında İvan Turganyev gelirdi. Bahar Seli kitabı insanın kendi mutluluğunu kendi eliyle önce kazanıp sonra gaddarca kaybetmesine dair önemli bir örnekti.
Mutfaktan çayı alıp geldiğinde listenin başı yerine camın kenarını seçmişti. Oturduğu yerden yazdığı listenin güvenilirliği tartışmalı olacağından önce kendi üstünde uygulayıp onayladığı maddeleri insanlarla paylaşması kamuoyu vicdanını rahatlatabilirdi.
Düşünmek insan hayatının tam ortasına çakılmış bir çivi gibidir. Kimi insan bunu sökmek için uğraşır durur; kimisi o çiviyle yaşamaya alışır. İki yolu vardır çiviyi sökmenin.  Birisi tüm gücünü onun üzerine yansıtıp çekmeye çalışmaktır. Ama çivinin başı kopar çoğu zaman; sökülmesi imkansız olur, çakılı kalır.
İkinci yöntem zihni başka bir noktada toplamaktır. ''Çivi çiviyi söker'' tabirinin kibarcasıdır bu. Başka bir ana odaklamaktır kafayı, toplu şekilde dağıtmaktır. Farklı eğlencelerle, ilgilerle ve algılarla anlık da olsa yorucu bir maratonda nefes almaktır.
Tüm bu düşünceler ışığında biten çayıyla ve bitmeyen düşünceleri ile pencerenin önünde düşe kalmıştı. Düşmek eylemi yüksek bir yerden iltifa kaybetmek kadar düşlenen bir noktadan gerçek hayata inmeyi de temsil eder.  Aristo özgür olmanın yolunu ''düşünmek'' olarak göstermiştir. Bu yüzyılın dünyasında bu kavram ne kadar işlevseldir diye düşünmek üzerine karar kılarak listenin başına geri döndü. Tuttu listeyi, öptü; buruşturup çöpe attı. Listeleyemeyecek kadar sabırsız, düşünmeyecek kadar sabırlıydı.
Gün ışığı, sahil ve üçgen peynir. Sakin sofrasında kalabalık şehrin yetim saatlerini geçiyordu. Aynı bankta, aynı kadının aynı kokusu önünden geçecek, zihnine bir çivi daha çakacak, eve dönüp çay demledikten sonra yine bitiremeyeceği bir listeyi yazmaya çalışacaktı.
 İnsanoğlu geçmişi pişmanlıkla, geleceği planlarla, anı ise kendine söylediği yalanlarla kaçırmaya mahkumdur.
Adam düştü. Düşmek korku eylemin ilk ve en şiddetli tadılğı haldir. Fiziki olduğu kadar  zihinsel düşlerden aşağıya sarkılması sonucunda ortaya çıkan yılgınlıktır.
Tüm bu aforizmaların arasında kahramanımız uyanmadan önce ayağa kalkıp son kez sahile bir bakış attı. Sheakspeare vari bir trad döküldü dilinde sabahın sıcağına;
Olmak ya da olmamak; meselemizin bununla alakası yok...



22 Şubat 2019 Cuma

SUSMAK ŞAHSİYETLİ RUHLARIN İBADETİDİR


''Okumak yolunda olduğunuz bu hikaye, alışılmışın dışında bir kurgulamayla çevrilidir. Üç farklı zaman kalıbı ve anlatıcı bulunan kurmacası ve başı sonu belli olmayan yapısı ile bu metni okurken,Semra Kaynana'nın dilimize soktuğu ''Daldan Dala'' ikilemesinin tam duruma uygun bir sıfat olduğunu düşünmeniz kuvvetle muhtemeldir. Lütfen okurluğunuzun ayarları ile oynamadan, şizofreninin omuz attığı dağınıklık içindeki hikayemizle başa çıkmaya çalışınız. Kolay gelsin.''

Gecenin en soğuk durağında gelmemesi için dualar ettiği treni bekliyordu. Her hikayenin başlangıcı bir yolculuktur, kabul. Ama her başlangıç doğuşu gereği bir bitişe mahkumdur.  ''Başlamak; bitirmenin kendisinden iki dakika sonra doğan kardeşidir...''
İncecik bir deste parmağı titreyen ellerinin arasında tuttuğunda, dünya yılların yorgunluğunu geride bırakmaya başlamıştı. Bir sevinç yükleniyordu kültürel kodlarına medeniyetin. Dilinden dökemediği tüm sırları, elleriyle onun ince parmaklarına işliyordu. Çenesine dokunan bu yumuşak yüz ve yanağına çarpan sıcak nefes, Galatasaray- Fatih TERİM ikilisinden sonra gördüğü en etkili ikili olabilirdi. Avucunun içinde küçücük kalmış başparmağını tuttu, öptü. Bir nefes daha çekti ellerinden.  Beynindeki elektrotlar söylenemeyenlerin acısı ile uyandı. Susmak yirmi  birinci yüzyıl dünyasının en can yakıcı eylemidir. İnsan Dîl'inden dökemediği her şeyin kâzâsını gece uykularından feda ederek kılar.  Konuşmak için fizyolojik yeterliliğin eksik kaldığı anlarda, insan gözlerinin insâfına kalır. Görmek eyleminin fâ'il veznini temsil eden bu organ , bazen söylenmeze şiirler yazmak zorundadır...
''Son Üç Dakika...''
Duraktaki ışıklı tabelaya yansıyan bu yazı onun tükenmişlik sendromuna kaç kilometresi kaldığını söyler gibiydi. Bazı anların büyüsü ,zaman denen cadının kazanında çabucak bozulabilir. Hayatının en güzel beş dakikası , rayları dalgalandırarak gelen trenin düdüğüyle yerini, gereksiz bir ''arkadaşlık'' seromonisine bırakıyordu...
''Yolsuzluk''
Günümüz popüler anlamı marksizimin pençesine sıkışmış olsa da, biz  Orhan Baba'nın '' Dil Yarası'' şarkısındaki ''söylemenin yolsuzluğu'' üzerinde duracağız.  İnsanın gecenin en zifirî anında ; küfür ve duanın birbirine karışmasıyla gerçekleştirdiği ayîn, gündüzün nurunda söyleyemediklerinin sehiv secdesidir.
Bir küçük yüzün üstünde secdeye kapanan elleri, adından dualar çıkardığı kadının kokusuna bürünmüştü. Bir tutam saçın tüm antidepresanlardan daha etkin yumuşaklığı, ölümsüzlük teorisinin son halkasıydı. Hiç bir yapay sevincin önüne geçemeyeceği o an, dağanın sunduğu organik mutluluklarla kıyaslanarak tanımlanabilirdi. Bknz;
'' Anne sözü dinleyeyn masum bir çocuğun başı okşanırkenki tebessümü, cebindeki son parasını beş çocuklu bir adamın mahcubiyetine siper kılmak için kullanan babasına  Cahrlie Chaplin'in attığı hayranlık dolu bakış, demlikten doldurulan ilk bardak çayda bardağın üstüne toplanan çöpler, antartika kıtasında uzun bir avdan dönen ailesine paytak adımlarla koşan yavru penguenin gülüşü...''
Omzuna düşen iki tel saç, yeryüzündeki tüm dertleri boğan sicim olabilirdi. Saç tellerine bağlı hayatı bir çift gözün uyku mamurluğunda, acılardan malûlen emekli oluyordu. Ömrünün en huzurlu uykusuna, sevdiği kadının ayak dibindeki kuru halının üstünde dalıyordu...
''Uyku, Uyanış, Uyanık...''
Onun dudağından dökülen eskiye bağlı samimi hatıralar, dünyanın en ahengli şiirlerinden daha akıllarda kalıcıydı. Sevdiği kadının ayağına giydiği ayakkabıya  bile bir sanat eseri hassasiyeti ile bakıyor; zamanı durdurmaya çalışan tavrı ile fütürist sanatçılara kafa  tutuyordu.  Yüzündeki küçük ben, hüzündeki büyük Sen'i temsil ededursun, sol kanadındaki durdurulamaz akınlar kalesini abluka altına almıştı. İçinde yankılanan binlerce şiirin sezsizliğinde kapısına bıraktığı kadının; geceden kalma hatıralarını zihninde tekrar tekrar yaşadı. Buruk bir mutluluktu bu izlenim. ''İnsanın mâzideki güzel olaylarla bağını koparamama hastalığının'' pençesinde postmodernist sancılar çekerken, evinin salonundaki saç tellerini Saray-ı  Hatırât'ına eklemek için arkeolog titizliği ile toplamıştı. .
''Bir Nota Olmak İsterdim'' Dedi Kadın, hep senli şarkılar söylemeyi hayal ediyorum dedi adam...''
Bir şarkı olsaydı, kuvvetle muhtemel Müzeyyen SENAR'IN sesinde can bulurdu.  Onun yumuşak ruhu, seslerin en kadifesinde tınıya dönüşmeliydi.  Ya da uzun bir yola çıkmalıydı şarkılar söyleyerek; Sezen AKSU kulağında çınlamalıydı. ''Gidemem'' şarkısını dinlerken çıkmalıydı yolların en ''tek yönlüsüne.'' 
''Her yolun bana çıksın'' dedi adam; ''Sensiz yollara radar cezası olurum.'' dedi kadın. Onun gözlerinde binbir yetimin umudu saklıydı.
*
Kış uykusundan uyanmıştı zambak. Kimseye layık görmeyerek kullanıma kapattığı gönül sarayını onun yönetimine bırakmıştı. ''Sevmek; oy birliği ile kalbinde diktatörlük rejiminin kurulmasına izin vermekti''
Kadın, ince ve uzun elleri ile kurduğu tahtın ortasına sivrilen çenesini yerleştirdi. Yüzünün çevresine dualarla sarılan saçlarını toplamış, yanağından sarkan bir tutama müsade etmişti.Duymayı umursadığı şeyler vardı adamın dilinden ; beklemedeydi.
Gözlerine baktım, saçlarına ve ellerine; o an zaman dursa dünya daha güzel bir yer olacaktı; dünya daha güzel ben ise daha mutlu bir adam olacaktım. Ansızın güzelleşen gecede, ona ilk defa hiç bakmadığı kadar dönüşlü fiillerle bakmıştı. Umutlar sunuyordu hayata, ona bakarak kurduğu her hayal mutlu sonla bitiyordu. Polyanna'cılık doluyordu kalbine, onu aşkın son nakaratında tanıdığını ilk o gün farketti. Gözlerinden çekinen gönlü , Fuzuli'nin arşınladığı yollara kum tanesi gibi serilmişti. Hani diyordu ya şair ''Bende Mecnun'dan füzun aşıklık istidâdı var/ Aşık-ı sadık menem Mecnun'un ancak adı var.'' tam o anda Mecnun'la uzun uzun ''sevmek'' kavramının varlığında ortaya çıkan yokluk hakkında konuşabilirdi.
''Hadi anlat artık'' nidâsını yansıtan gözlerle baktı kadın, arkadaşının ağzından hiç bilmediği kendini dinlemek istiyordu.
'' Sana senden duymak istediğim sözlerin var, diyemem. Yolumuzun uzağa düşüşünden korkum var. İçimde yankılanan kelâmı edemem, yokluğunda yaşamaktan korku var.''
Şarkılara sığdıramadığım hislerimi her bestenin yalnızlığına dolamışım, çözülmüyor Mihriban..
Biz arabesk kültürün kederle yoğrulmuş nesliyiz. Susmak söylemdeki esasımızdır. Aslından konuşmaz, dolaylamaların en uzunuyla , başka düzlemlerden anlatılar sunarız. Bknz;
''Arabesk kültürde aşık hislerini fazla içinde tutamayıp lisan-ı münasip ve çeşitleyici örneklerle sevdiğine anlatır;''
İnsanı yaşatan ümitler gibi
Güneşi getiren saatler gibi
    Gerçeğe dönüşen vaatler gibi
       Geliver yanıma güldür yüzümü
***********
İçinde kurduğu tüm güzellemelerden sonra başını kaldıran adamın dilinden bir cümle döküldü;
''Eğer bu dünya benim bahçem olsaydı, dört tarafını kokunla çevirip; sen kokmayan hiç bir çiçeğe koklama duyumun imkanlarını sunmazdım...''
''Kadın sustu...''
Gecenin en aşık anında, göğsüne sarılmış kadına baktı ; güldü. ''Ne oldu?'' dercesine sustu kadın. Adam ilk defa tüm sınırlarını ve korkularını yıkarak o gecenin karanlığında konuştu...
''Gözlerin en çok bana bakarken güzel, ben ise senden başkasına bakarken görme bozukluğu çekmekteyim...''
Ve şimdinin sabahında,uğruna yalnızlığını feda edebileceği kadınla gözgöze, ayrı hayallerin arasına dalıyordu.
''Arafta kalmak kötüdür'' dedi akıl; ''Arafta kalacak kadar ona yaklaşabilmek de yetmez mi?'' dedi kalp...
Son uyku...
Adam sustu; susmak şahsiyetli ruhların ibadetidir.



30 Kasım 2018 Cuma

ŞABAN SAĞLIK'LARCA OKUMAK

-''Ben burada ineyim'' dedi annem. Teyzene uğrarım. Sen de üzme kendini. Unutma evladım ''her nasip vaktine esirdir.''
-''Tamam Valide Sultan, sen merak etme. Aramak huydur bizde. Bulmaya harcadığımız vakit ömrümüzün zekâtı olsun.''
On gün kadar önce cızırtılı bir kapı zili ile bölündü uykum. Nadirâttan gördüğüm rüyalardan birinin ortasına denk gelen bu sabah kalkışması sinirlendirdi beni. Hırs ile karışık hızlı adımlarla kapı eşiğine yöneldim.
Sinirle açılan kapının önünde herhangi bir fâil bulamadım. Soğuk hava uyku sersemi suratıma vururken kapatmak üzere olduğum kapının aralığından beyez bir zarf ilişti gözüme. Alıp çeri geçtiğimde ahâlisi bulunmayan evimde tek başınalığın sessizliği ile koltuğa oturdum. Zarf usûlü haberleşmenin son kullanma tarihinin geçtiği bu devirde kim yapardı bu nostaljiyi ? Sordum. Bir kalem ve kağıt sıyrıldı zarfın dudakları arasından,  sanki birisi bana söyleyeceklerini yazmaya üşenmiş ,  hammaddeleri temin edip '' ben söylemem sen anla''  klişesini suratıma vurmuştu.
Ucu kapalı. altıgen ve kulak memesi kıvamında pembe olan kalem ile ak sakallı dede pamukluğunda beyaz olan kağıdı önüme koydum. Kalp ile tasdik ettiğim duyuların dil ile ikrarından kaçınarak düşünmeye başladım.  ''En iyisi bu yazma teşgâlesinin kurulumundan anlayan birini bulmak lazım'' diyip çıktım yola. Çırağan Sarayı'na Kız Kulesi'ne danıştım. Yetkili bir muhatab bulamayınca gözümü Karadeniz yöresine, yanıbaşıma çevirmeye karar verdim.  Saathane Meydanı'na , Site Camii'sinin çay ocaklarına soruştum. Belli bir isim hakkında mütabakat sağladılar. Son bardaktan sonra gerekli bilgileri alıp yola vuruldum.
Varmayı amaçladığım yolda giderken kendi kendime konuya girişin yollarını tarttım. Meselenin özündeki eşiği vurgulamanın önemi yadsınamaz bir gerçekti, göz önünde bulundurdum.  Vardığım binada basamakları birer ikişer geçerken içimde tarifi Fransızca kalan hisler uyandı. Ayaklarımın rehberliğinde önüne geldiğim oda, az sonra sırlara vakıf olacağım bir mabed gibiydi. Girişin sağında duran sarı isimlikteki Prof. başlangıçlı isim gözüme ilişti. duraksamadım.  Titreyen bir elle aralık duran kapıya tıkladım. Yavaşça kendimi göstererek sıyrıldığım aralığın ardında sukût ile mağrur bir dünya ile karşılaştım. Asıl soru o an düştü zihnime; sordum. ''Nedir yani, mesele nedir?
''Gel bakalım içeri'' cümlesinin davetkârlığı ile sorumdan geri döndüm. Selamımı verip odanın ortasına konumlandım. Buyur manasıda başının senfonisi ile beni boş sandalyeye yönlendirdi. Oturduktan sonra ufak çaplı gözlemsel hareketlerde bulunmak için fırsatım doğdu. Dört tarafı kitaplarla çevrili odanın içinde yazlar sıcak ve kâfiyeli, kışlar soğuk ve kurmaca yağışlı geçerdi. Edebiyat kuramları havaya karışır, felsefik sözlerin  derinliğine uyarı şamandıraları konmazdı. Karmaşası içinde bir düzen tutturan odada en değerli kitaplar üstüne sohbet edilmiş olanlar sayılmaktaydı. Masanın üstünde, cam kenarında, koltuk tepesinde ve karşısında oturuğum insanın akında hep onlar vardı.
Kalemini bitmemişliğin üstüne yatırıp bana baktı.
''Hoşgeldin'' dedi. Burası arayan insanların ortak noktası. Biz kazmak üzere kurulmuş bir ilmin savunucularıyız. Kitap okur, çay eşliğinde sosyolojiyi tartarız. Kantarımız söz doludur bizim. Ama konuşmaktan çok susarız. Susmak eylemi huydur bizde; okuduğumuz kadar susarız. Susadıkça aşkın şarabından içer cefâ vü cevr ile kendimizden geçeriz.  Biz söz ehli değil, hâl ehliyiz. Bir cezbe hâlidir bizimkisi, tekke yoludur, erik dalına çıkıp orda üzüm yemektir. Metinler arası olduğumuz kadar şahıslar içinde geçiniriz. Şahsiyetli ilimlerin tutkunuyuz. Anlatı metinlerine kimlik katmaya çalışır, yol haritamıza pusula ederiz. Biz bir avuç kişiyiz, birbirimizi biliriz. Şimdi sen bu çok bilinmeyenli denklemle ilgili ne öğrenmek için geldin bakalım, senin poetikan nedir?''
Zarfı uzattım.
''Amacım iade-i ziyaret. Bireysel bir poetika sahibi olmak kısmt olmadı, romantizim akımının temsilcisi sayılabilmekle birlikte realistik düşüncelerim de yadsınamaz. Herhangi bir Edebiyat Mecmuası'nın okurluğundan ileri gidemedim. Amacım kalemin izinde menzilimi bulmaktır.''
Zarfı masanın üstüne açtı. Kağıdı önemsemedi, kalem tuttu, baktı. Göz göze geldik;
Söze giriştim;
''Ben bu işin alamet-i farikasını, hikmet-i curcunasını anlamadım. Yazmak üzre yollanan kalemin ucu neden kapalı olur, bilemedim. Az gittim , uz gittim dereyi tepeyi teğet geçtim. İskemremin ayakları buraya nasipmiş, şimdi söyleyin hocam, bir kilo pamuk mu daha ağırdır yoksa bu işin içindeki karmaşık duygular sinsilesi ve bilimum felsefe göstergesi, halkın sesi, Ahmet Mithat Efendi ve kapanış''
Şöyle bir süzdü beni; sözlerimdeki bulanıklık huzurunu bozmuş gibiydi. Çenesini kaşıdı, kirli sakalında beyazlamış olan kısımların tecrübe kokusunda kelimelerini toplamaya çalışıyordu.
Sheakspeare vari derin bir trad atma evresinde olduğu yüz ifadesinden belliydi. Yakışırdı da Sone'lerin en felsefiği. Zihnimi toparladım ve odaklandım.
-''Bak evladım'' dedi. Sekte-i zihin halin dışa vurmakta. Bu elimdeki kalem-i kurşun en temelde insanoğludur. Ucu kapalıdır başlangıçta, yavaş yavaş açılır. Ama zaman adlı açacağın darbeleri çoğaldıkça sivrilir ucu, ormanda gezen tilki olur. Peki söyle bakalım yazmak için ne gerekir?''
Kendimden emin bir ses tonu ile cevapladım;
''Bir kalem ve kağıt farz-ı ayân'dır. Ayıca lükse kaçsa da bir silgi iş görebilir. SonUçta insanoğlu yazdığı kadar değil silebildikleri kadar yazardır. Ama memleketeki bu karmaşa içinde silgisizlik önemsiz sayılıp karalama yoluna da gidilebilir''
Gülümsedi;
''Dur bakalım dedi, öncelikle aralara sıkıştırdığın servet-i fünun hastalığı yeniden yapma arapça tamlamalara bir sünger çek. Onun efendisi Abdulhak Hamit ile yapıldı, bitti. Bu dili bırakacaksın ilkin. Yazmak ile ilgili verdiğin tarife gelince, onu da unut kendince''
Şaşkınlığım yüzüme vurmuştu, hafiften artan kızarıklık ile itiraz edecek oldum, ''Peki'' demeyi seçtim.
O zaman ne lazımdı yazmak için, neydi yani, mesele neydi?
Sormama gerek kalmadan hocam tarife başladı;
''Bak oğlum , yazmanın şartı ikidir.Birincisi ne anlatacağını bileceksin, ikincisi nasıl anlatacağını. Teknik ve taktik veriler eleştirmenlere kalsın. İnsan anlattığı kadar ölümsüzlük kazanan bir oluşumdur. Biçimcilik tutmaz bizim radarımızda. İçerikte güzellik ararız, güzel söz söyleme sanatı olduğu kadar olan sözü de güzellikle söyleme sanatıdır işimiz. Ve elbette okuduklarından dışarıya taşan kadandır yazdıkların. Okumadan neşretmeye çalışmak ancak sesleri harflerin kılıfına sokarak kalem vasıtasıyla kazımaktır ki biz buna Edebiyat diyemeyiz.''
Bir süre sessizlik eyleminin hakimiyetine giren bu meskende çay kaşığı temposunda hocamla sözlerimiz kesişti, söyle bakalım dedi. Senin için Edebiyat nedir?
Verdiğim cevabın alacağım cevaba kaynakça ve ayrıca yardımcı ve yoldaş olacağını bildiğimden zihnimdeki uzunca soruya son verip en kısa şekilde benim Edebiyatımı anlatmaya başladım;
''Aşkın temsili, kavganın kaçınılmaz adresi, davaların savunma merkezi. Farklı istekte ademoğullarının durdurulamaz gösterisi. Güzel söz söyleme, aslında doğru olanın güzel söyleme meselesi ''Edeb-iy-at''.  ''Yazıyorsun okuyorum, kanlı bıçaklı düşmanım bile olsa, insanın bu rütbece alçalabilmesinden korkuyorum'' sitemindeki gibi değil,  'Söz vermiştim kendi kendime; yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak hırstan başka ne idi?''' itirafındaki gibi iptilai bir olay olan yazmak eyleminin sevgilisi , Edebiyat tüm bilimlerin kaydedicisi. Hakikati güzel anlatmak, kimi zaman milli, kimi zaman ferdi, kiminde cemiyet meselesi, kiminin tek derdi zalim sevgilisi...''Oluklar çift, birinden nur akar birinden kir'' derken oluşan insan fıtratı meselesi, Müzeyen dedim fısıldayarak, Müzeyyen ben ölüyorum'' derken bulaşan sevgili beklentisi. Her hali ile insan benliğine  kazınmış '''anlatmak'' eyleminin uslanmaz sevgilisi Edebiyat...Ferit Edgü'nün kısa ama dolu minimal öykü imalathanesi, Leyla Erbil'in Vapur'u anlatma sevgisi, Biraz gerçek üstü, biraz hakikatin ta kendisi, insanın içini döktüğü adresi Edebiyat...
Anlatımda yarışmanın adresi, günlük konuşma dilinin tepkimesi Edebiyat...
''Bir pür nemek kirişmesi bir tatlı handesi/Bir şekkerîn tekellümü bir hoş edâsı var'' beyitinde süslü söyleyişin yüksek rütbesi, ''Türkçe ağzımda ana sütüdür'' aforizmasında halkın şiirde etkisi, her söz kalıbı ile insanın insana insanı kendince ifadesi Edebiyat...Mevlana Mesnevisi'nde binlerce beyitte iradesi, Yunus Emren'in dilinde ''Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm''  temellendirmesi, bir sözü çokça, akıldan bolca söyleme tedavisi özü şiir, açıklaması hikaye, tasfiri roman olup, ''dilde kelime tasfiyesinin son raddesi'' Edebiyat...Oğuz Atay'ın ''Tutunmak''için temennisi, uğraştığı ''Tehlikeli Oyunlar'ın'' ışıldayan avizesi, biraz karamsar, biraz umudun habercisi, karanlığa koşanların meşalesi Edebiyat.İlhami Algör'de derin tutkunun menkıbesi,Yahya Kemal'de kulağı okşayan musıki etkisi, Can Yücel'in pasaklı kontesi, şair ile şiirin kuytu köşesi Edebiyat...Hakk'ın kuluna seslenmesi, Kur'an-ı Kerim'in mucizesi, her ayette saklı gölgesi. Hakkı insana hakkı ile anlatma meselesi Edebiyat...Modernizmin elçisi, varoluşun bunaltılı tecellisi, her yönü karamsar, biraz Sartre, biraz Kafka etkisi, aforizmalara konu olur kendisi. İnsanın varlığını sorgulayan adalet güncesi Edebiyat...''Mefûlü/Mefâilün/Feûlün'' vezin telakkisi, kalıba uygun , göze hitap eder kafiyesi. Biraz Fars biraz Arap etkisi. Leyla û Mecnun'un düzenleyicisi Edebiyat...''
Arkasına yaslandı.
'' İşte'' dedi. Şimdi asıl soruya gelelim. Edebiyat okumak mıdır yazmak mıdır? Ya da yazmak ne kadar ve nasıl olursa Edebiyattır?
Aklım ermez manasında dil-i biçâreye daldım.
''Bak evlat dedi. Git şimdi, gözünü bu sıraladığın adamlardan ayırmdan,oku.  Okumak zekayı kibarlaştırır. Tüketemeyeceğin kadar çok oku.  ''Okumak kazmaktır, aramaktır'' esasında. Hani çok gezen mi çok okuyan mı derler ya, çok arayan bilir,unutma. Şimdi kapısında tunç levhada Şaban Sağlık kazılı bu odadan çık, ilk köşeyi dön ve ara. Bir gün bulursan aradığının adını ya da tarifini, çık gel mabedimin ortasına. İşte biz o gün bu kalemin kağıtla kucaklaşmasını birlikte izleyeceğiz.''
Kalemi cebime koyup, kağıtı odaya bırakıp çıktım. ''Yazmasaydım deli olacaktım'' demiş ya, asıl yazmanın hayatın temelindeki anlatı deliliği olduğunu o gün anladım. İnsan egosu ucu açık şeylere karşı tahammülsüzdür. Ben bu içgüdü ile aramaya çalıştığım kesinliği annemin sözündeki gibi ''vaktine'' bıraktım. Ve sürekli arama mekanım haline gelen hocamın odasında hayat boyu oku-t-ma-nlık eyleminin ilk kesiğini parmağıma attım. Bize bilmek için aramayı tembihleyenlere bin selam olsun.

7 Eylül 2018 Cuma

MEVZU NEYDİ


Ay ışığı masasının üstüne düştü. Kullanım kılavuzu olmayan bu alemde,kağıda döktüğü her kelime bir kahramanın neşesine mâl olabilirdi. Ağırdı kalem tutmanın sorumluluğu, zordu. Hayatlara yön çizmek, bir yerden bir yere savurmak en anlamlı  düşleri. Kendi kurduğu dünyada kaderiyecilik oynamak, zordu. ''Fazla mı abartıyorsun?'' dedi akıl. ''Sen sen ol hafife alma''  dedi kalp. Bu bir anlatı oyunuydu.

Son mektubun satırlarını bir kez daha okuma ihtiyacı hissetti. ''Bayım'' nidâsı ile başlayan bu talepkâr metine bir kez daha gözlerini dikti. Kahramanından gelen mektuplar onu amansız bir yazma isteğine sürüklüyor, eline anlatının sihirli değneğini tutuşturuyordu.

Yazmak, yaratıcının seçilmiş kullarına bahşettiği bir hazineydi onun gözünde. En güzel hikayeleri kader başlığı ile kullarının alnına kazıyan Allah'ın, kendindeki sonsuz ilimden bazı yaratılmışların hamuruna bir damla lûtfetmesiydi. Şahsının bu zümrenin imrenicisi olarak kainatta bir yardımcı oyuncu olduğunu düşünürdü hep. Ancak  mektuplar onun için bu eylemi zorunlu bir isteğe dönüştürmüştü. Peki kimdi bu yaşantısını rotasını onun kaleminin çiziklerine emanet eden , mevzu neydi?
İlk mektubun evinin kapısından içeri girmesinin üstünden dört hafta geçmişti. Sonu geliyordu yazılan hikayenin. Bu hikayede toplumsal konulara ve kanayan yaralara parmak basılmamıştı. Her hangi bir evrensel mesaj yazı kodlarına işlenmemişti. kısacası ''paşa gönül kriterleri'' hüküm sürmekteydi. Bir kahraman yaşanacak güzel bir hikaye istemişti anlatıcıdan.  Bu anlaşmanın temelinde ''cellatlar ve cerrahlar hikayesi'' temel alınmıştı.
''Cellatlar düşünmezler, sadece önlerine surulan kurbanı öldürürler. Cerrahlarsa düşünmeye fırsat bulamazlar, karar vermeleri için tek bir saniyeleri vardır. Dışardan gaddar gözükürler, ama vazifeleri hayat kurtarmaktır. Gerektiğinde bütünü kurtarmak için parçayı acımadan keser atarlar. Bu anlatıda cerrahız. Kaygısız bir yapı kurmak için mesajlar vermeyi kesip atmışız.''
Mektubu okumaya devam etti.Son  cümlesi; ''Bazen insanlar aradıkları ipuclarını fazla yakınlıya kurban ederler. ışıltı fazla yakında olursa görme eylemini kısıtlar'' olan metini algılarını  filtreleyip tekrar sorgulamaya başladı. Sebebini bilmediği şekilde gözünde parlayan kelimeleri yuvarlak içine alıyordu. ''Bayram, kürsü, sabah, rüzgar, sevinç, maneviyat ve tarih''
Neydi peki yoluna tutacağı ışığın anahtarı, mevzu neydi? Diyelim ki bunlar doğru kelimelerdi, bunca parçanın oluşturduğu bütün neydi? Deniz sevgisinin yayan bu mektupta verilmek istenen harita neydi. Biraz yokladı kendini, şiir seven bir anlatıcının bayram sabahı tarih kokan rüzgarının merkezi neydi.
''Süleymaniye!!'' nidâsı ile doğruldu yatakta. Denizlerin sevgilisi Yahya Kemâl, şiir, rüzgarın sesi, sonuç Süleymaniyede bayram sabahı. Kahramanın son gezintisinin başkenti.
Bir çok alemlere götürmüştü kahramanını. Yemen, Şam, Semerkant, Venedik, Paris, Virankaya... Belli ki mektupların gizemli kâtibesi hikayesinin sonunu denizle kucaklaşmanın sembolü olan, Asla ve Avrupa kıtalarına aynı anda tutunan yerde, İstanbul'da yaşamak istemişti.
Nasıl göründüğünü bilmiyordu öyküsünün tahtına oturan insanın. Nasıl güldüğünü, nasıl heyecanlandığını, öfkelendiğini, kızdığını, sevdiğini, sevildiğini... Hangi İkinci Yeni şairini okuduğunu bilmiyordu. Hangi filmde ağladığını, en çok hangi Kemal Sunal karakterine  güldüğünü, hangi Müslüm Gürses şarkısı olduğunu. Kısacası İstanbul sokaklarının güneşine boyayacağı kadının kirpiklerinin nemini bilmiyordu.
Köşe bucak gezdirdi bütün şehri hikayesinin sonunda. Yeşilçam sırtlarında papatyalar açtırdı. Öldürmek istemedi bu yaşama umudu isteyen kadını. Daha hassas bir bitiş bulmalıydı. İsa Peygamber gibi göğe yükselemezdi tabiki. Her canlıya ölüm Hâk'tı. Bu dünya için fazla iyiydi anlattığı kahraman. Ona anlatının gücünde bir karadelik yarattı.
''Bu dünya fazla tutsak sana; istersen kuş ol uç, bu dünya fazla kurak sana; istersen balık ol yüz, bu dünya fazla karanlık sana; istersen güneş ol saç...''
Son cümleyi yazıp arkasına yaslandı. Üç gündür kapanmayan gözleri son gücüyle uyku taaruzuna direniyordu. Mektubu zarfına koyup daha öncekiler gibi sabaha karşı kilisenin bahçesine, bodur ağacın altına koydu. Evine döndüğünde ana kucağı gibi kendine bakan yatağına yığıldı bedeni. Sorgulamak eylemine girişince mitralyöz misyonu üstlenen beyninin gıcırtıları arasında uyandığında hatırlamayacağı rüyaların perdesine daldı.
Aradan geçen beş gün, altı saat ve sayılı dakikadan sonra  kapısında gönderici bilgisi bulunmayan tanıdık bir zarf buldu. Bu rengi, bu heyacanı tanıyordu. İçeri girip koltuğa kuruldu. Zarfı yavaşça açtı. ''Bayım'' diye başlıyordu mürekkebin kokusu. Mektup yine ondan geliyordu. Hikayenin yoldaşı, yolunun taşlarını dizene son satırlarında teşekkür ediyordu...
''Bin selam bin teşekkür ile...
Bayım. Size yazdığım ilk mektubun son satırında ''bana bir hayal kurar misiniz?'' ricasını sunmuştum Kaleminize sağlık. Kırmadınız. Yirmi üç yıllık hayatımın en mutlu penceresini mektubunuzla araladınız. Eminim çok kez biri benimle dalga mı geçiyor, deliriyor muyum yoksa bir delinin kuyusuna taş mı attım diye aklınızda  kurdunuz. Okumak aramaktır derler ya, yazdıklarımın arasında aradınız durdunuz. Evvela son mektubumun ilk kelâmında aklınızdaki şüphe kırıntılarını süpüreyim. Delirmediniz. Benim aklım da arada gezmeye gidip geliyor olsa da bonservisi bende çok şükür. Siz hayatını yıllar önce beyaz çarşaflara bağlamış bir kadının son umudunu yeşerttiniz. Bana içinde çırğındığım azgın dalgaların uzağında dingin bir liman açtınız. Kavuran çöl sıcağının yamacında yeşil bir vaha sundunuz. Siz benim eli kalem tutan cerrahım oldunuz.
Ben hayatını yıllar önce bir araba farının ışığında bırakmış bir kadınım. Siz bana anlatınızın içinde yaşama şansı sundunuz. Şaşırmayın. Hani öykünüzde ''hayat hareket ile var olur, eşya ile canlı arasındaki temel fark göstergesi de budur. Hareket etmeyen yapılar aslında ölüdür ve yaşamak kavramından sorumlu tutulamaz '' demiştiniz bir dilenciye. Ben kendisine sunulan hareket balonunu ipini karayolunun orta şeritinde elinden kaçırmış, yaşam fonksiyonunu duygusal hayatta geçiren bir kadınım. Siz bu sabit ömrün son günlerinde bana hayatımın en seyyâr günlerini yaşattınız. Düşlerimde turlattınız Yemen'i. Okurken Çamlıca'nın tepesine saldınız. Siz hayatını doğa resimleri ile çevrili bir göz odaya sığdırmaya çalışan insana bir mekanlar alemi bağışladınız. Siz taş duvarlardan oluşan karanlık kalemin surlarına bir gedik açtınız. Anlatınızla açtığınız pencerenin demirlerinde güvercinler uçuşturup özgürlüğüme kanat taktınız.
Bu son mektubum olacak size. Ondandır bu hüzün kokan teşekkür. Daha afilli bir veda sunmak isterdim elbette. Ama siz, ömrüme olabilecek en güzel ayrılığı yazdınız.
Siz benim daha umutlu bir insan olmak istemem sebep oldunuz.
Okuduğunuz en güzel hikayenin kendi hayatınız olması dileğiyle... ''
Mektubu masaya bırakıp bir nefes çekti karanlık odadan.
Sahiden nasıl olmalıydı. Okuduğu bu mektupla yüreğine düşen acı neydi. Neydi yani. Yaşamak denen mevzu neydi?





3 Temmuz 2018 Salı

ALGIDA DELİCİLİK


Yavaşça doğruldum yataktan. Ayaklarımı sarkıttım eski parkenin üzerine. Hafiften salladım başımı, gözlerimi ovalayıp camın kenarındaki koltuğa baktım.
Dede dedim, yine giymişsin akları yukarıdan aşağı, çıkıyorsun karşıma her uyku ortasında;yine aldın aklımızı.
Buruştu yüzü, hafiften alındı...
Bak tamam dedim, haklısın. İşin bu; rüya gezmek. Ama hiç değilse bir sellektör yap içeri girmeden. Zaten bende bir iki tahta eksik, kalanları da sen incitme. Neyse hoş geldin beş gittin.
Hafiften doğruldu koltukta, ayaklanacak gibiydi...
Tamam tamam dedim. Geldin madem bir rüyalık daha kal. Ama güzel bir şeyler koymazsan seyr-ü hayalime bozuşuruz. Şans topunda çıkacak numaraları istemem merak etme. Ufak bir yamaç, iki tabure, ufukta deniz, elimde çay olsun yeter.
Olur bâbında kafasını salladı...
Bak ben uzanıyorum şimdi. Fazla sürmez dalarım Uyku Tanrısı'nın kollarında rüyaya. Fazla bekletme huylanırım, aramız açılır, aksileşirim. Hadi ak sakalından öpmüşüm.
Uzandım. Daldım, Uyandım...
Sabah kaldığımda rüyam yarım yamalaktı zihnimde. İşe gittim, bitirdim, geri geldim. Biraz koltukta pinekledim. Yatağa geçtim. Yavaştan belirdi dede karşımda.
Bak dede dedim; Kafana göre geliyorsun , olmuyor. Ya gel akşamdan bir çayımı iç,ya haber ver beklemeyeyim. Gelirsen uyuyarak karşılamak ayıptır diye put gibi oturuyorum. Uykum tam kaçacaktı kaç sefer yakasından tuttum keratanın. Bu işlere biraz özen göster. Zaten gelmişsin dört yüz küsürlü yaşlarına, hâlâ hayal, masal, peri peşindesin. Lafımız yok ama bari işine özen göster. Azıcık esnaf sadakatin olsun mesleğine karşı. Bir de unutmadan dün akşamki rüya tam olmamıştı haberin olsun. Giriş şaşalı, gelişme kısmını toplayamamışsın, sonuç desen absürt tiyatronun başarısız bir örneği olmuş. Metin yazarı kim bu rüyaların? yoksa doğaçlama mı çalışıyorsun. Karakterlerin realist, kurduğun öykü Victor Hugo Romantizmine benziyor. Postmodern takılıyorsun anladık. Ama bu geçmişe dönüşlerde bir ayarın olsun. Alıp beş yaşına geri götürüyorsun beni. Kısa mesafe götürmem diyen taksiciler gibi nedir senin bu uzaklara merakın? Şimdi ben yatıyorum; kafam dolu. Ama yarın gece konuşalım bu konuyu. Dolandırma rüyalarda beni sağda solda, gereksiz taramalardan kaçın. Basit ve dikine gör oyunu; gol odaklı çalış. Duran top savunmasında adam paylaşımına dikkat et.  Bir de şu sakalları biraz kes hep yerlere sürtmüş bak uçları kararmış. Hadi Allah bana rahatlık versin.

Sabah ince bir baş ağrısı ile uyandım. Ben dinginlik istiyorum dedim bizim dede beni Battalgazi filminde Cüneyt abiden dayak yiyen adamlara çevirdi. Uçtum,kaçtım,koştum yine bütün gece. Millet ak sakallı dedeye muhtaç, biz tam bulduk adamın içinden adrenalin bağımlısı liseli genç çıktı.
Doğruldum yatakta. Odaya bir göz gezdirdim. Yine bastonunu koltuğun kenarında bırakmış. İnsan hiç demirbaş listesine kayıtlı eşyasını orada burada  unutur mu? Aslında belli bir yaşı da var bunlar normal sanki. Neyse akşam gelince alsın buradan. Dışarıya atsam Allah korusun çoluğun çocuğun eline geçer. Bu ülke daha bir Harry Potter kaldıramaz. Hadi ülke kaldırdı toplum içinde hoş karşılanmaz.
"İşe gitmek" eyleminin Orta Çağ Avrupa'sında popüler olmuş bir işkence şekli olduğuna inanmaya başladım. Sonra anlam iyileşmesi ile modern zamanın gereği haline gelmiş. Gömlek, kıravat, tıklım tıklım otobüsler ve her zaman arkalarda boş yer olduğuna yürekten inan bıçgın şoförler. İş yeri kapısındaki güvenlikçi ile selamlaşmak, otomatiğe bağlanmış sekreter ile ne var ne yok seromonisi , patron ile her şey yalan mesai gerçek sözleşmesi, Istiklâl Marşı ve kapanış.

Devlet Oryantasyonu tadındaki dış mekan çekimlerim bitiyor,iç mekan çekimler için yine eve geliyorum. Her gün yaptığım şeyleri bugün yine yapmanın verdiği haklı bir sıkılma ifadesi ile koltuğa yığıldım. Baston aynı yerinde duruyor. İhtiyar galiba akşam trafiğine takıldı. Bu saatte sırat köprüsü yoğun olur normaldir.
Acaba bastonu mu arıyor bir yerlerde ? Olur mu olur. Bunu unutan adam nerede unuttuğunu da unutur. Belki de hiç fark etmedi elinde olmadığını. Zaten aksesuar amaçlı taşıyor sanki, bir işlevi yok gibi duruyor. Belki reklam amaçlı almıştır, hani televizyonlarda oluyor ya ürün yerleştirme falan kim bilir.
Ya çocuklar beni almaya gelene kadar uğramazsa buraya, gelince kapı duvar. Bulamaz da beni artık.
Baston da bende kalır. Hem bir daha görememek de uyuşturdu biraz yüzümü. Ne yapılır ki şimdi? En iyisi bir not bırakayım, kenarını da yakarım biraz, sonuna bir de ellerinden öperim koyduk mu tamam. İmza hayalzâde Cemal.

Sabah erkenden geldi çocuklar yanıma. Ahmet ile Veli sağolsun yeni bir yer bulmuşlar bana. Zaten sıkılmıştım bu çiçek kokan apartmandan. Her yer temiz, gürültü patırtı yok, komşular birbirini seviyor falan; saçma. Beyaz bir minibüsle gelmişler. İki yabancı adam ilişti gözüme camdan bakarken. Acaba eşyalarımı taşımak için mi çağırdılar. Ama gideceğimiz yerde odalar dayalı döşeli demişlerdi.
Bagajdaki yatağa sardılar beni, Safi beyaz bir örtü üzerinde emniyet kemerini vücuduma sardılar. Trafik cezaları arttı demek ki;artık adet böyle. Yolcunun elleri ayakları bağlanıyor. Yatakta kaza anında arabadan uçarsam yere doğru süzülebilmek için galiba, helal olsun. Bizim çocuklara yetecek yer kalmadığı için onlar oturarak seyahat edecek. Tabi beni sevdiklerinden en güvenli yeri bana vermiş olmalılar. Ah be dede keşke görseydin şu bana gösterilen iltiması. Gerçi Cumhurbaşkanlığı'na aday olmak istediğimde beni desteklememişlerdi ama; devlet işinde yorulmayayım diye öyle yaptılar demek ki.
Binanın girişinde demir parmaklıklar karşıladı bizi; güvenliği yüksek bir site galiba. Her yerde beyaz önlüklü insanlar var. Herkesin yüzü gülüyor. Ortada oturan bir adamın heykeli duruyor. Fazla düşünceli sanki, sanatçı bu eseri ile bize ''Yakarsa dünyayı garipler yakar'' mesajını vermeye çalışmış sanırım.
Minibüsten inerken o iki iri yarı adam koluma girdi. Galiba odama kadar eşlik edip siteyi tanıtacaklar. Bahçede yürürken gördüğüm insanlar gayet zarif ve aklı selim duruyor. Seçkin zümrenin tercihi galiba burası. İnsanlar boş saksıları suluyor, süs havuzunda vapur bekliyor. Şen şakrak türküler, çınlıyor camlarda, ''seni görmem imkansız rüyalarım olmasa'' diyor bir pansiyon sakini, acaba o da mı bizim dedeyi arıyor. Sahi dede inşallah bulabilir burada; resmi kıyafet galiba herkes beyaz giyiyor. Kollarımda arkama dolanmış sallayamıyorum Ayşen'in yoluna. ''Zaten onun yüzünden oldu'' diyor Ahmet gözlerime bakarak. Ayşen geliyor aklıma, kaldırıma düşen saç teli geliyor. Ellerim sırtımda,kemerli merdivenleri çıkıyorum. Dördüncü kat meçhul numaralı odaya buyur ediyorlar beni. İç mimar biraz varoluşçu sanırım. Tek renk bir odada bir yatak bir masa ve sandalye bulunuyor. Camlar içeriye kuş kaçmasın diye demir parmaklıklarla kapalı. Akıllıca. Kuşları kafese koymak yerine insanları bir yere kapatıp tüm dünyayı kuşların kafesi yapmak ne güzel düşünce. İnşallah Bakanlar Kurulu kabul eder de tüm ülke kuş saldırılarından kurtulur.
Günlerden bir gece dede geliyor baş ucuma. Bastonu da elinde, mektubu da bulmuştur o zaman, saç sakal da birbirine karıştı ama tanıyabildi beni.
-''Hoş geldin dede. Nasıl yeni yerim. Biraz beyaz ama idare et. Sen de odanın renginde olduğundan fazla ayırt edemiyorum. Başka tarafa bakarak konuşursam sen baktığım yere geç de ayıp olmasın. Ne diyordum. Ha, rahat bulabildin mi burayı? Sahi nasıl saldılar seni yukarı, ben bir iki kere bu saatler Taksim'e çıkayım dedim kapıyı suratıma kapattılar, giydirdikleri gömlekte cabası. Bir komşu var burada, kimseyi odadan çıkartmıyor. Bir de meraklı ki sorma, sürekli kapıdaki delikten bizi gözetliyor. Polisi aramak istedim bir kaç kere ama çok yoğun bu aralar dedi karşı komşum, meşgul etmek istemedim. Evet karşı komşum Orhan. İyi çocuk aslında.
Günlerim güzel geçiyor burada. Seni özlemiştim bir kaç kez. Aslında apartman görevlisine tarif ettim seni, görürsen haber ver dedim ama, doktor çağırdı hemen. Galiba beyaz giydiğinden karıştırdı. Sonra apar topar buraya taşındım zaten. Kirayı iş yerim ödüyor. Elektirik, su, yemek, ısınma hepsi kiraya dahil. Son iş gününde patron bir daha gelme buraya demişti. Galiba emekli olduğumu söylemeye çalışmış
Dostlarım ''Ayşen'den sonra'' diye başlıyor beni anlatan cümlelere. Haksız sayılmazlar aslında. Sadece Ayşen adını duyunca akıllanıyorum. Keşke damarına basmasaydım, sokak yerine kollarıma koşsaydı diyorum. Şimdilerde anlıyorum ki sevmek yokuş aşağı koşmak gibiymiş dede; ulaşmak sevdasını düşmek korkusunun ortasında yaşıyorum.  Ayşen'in yanağının düştüğü yolda bıraktım son fikir tanemi. Hissi değil şahsi davranıyorum. Herkes akıllı taklidi yapıyor dünyada. Normal davranmak adına yavaş adımlarla yürüyor. Koşmamak için çabalıyor. Düşmekten irkiliyor.

''Düşmek korkusu davranışları engellemez dedeciğim, algıları açar.''

Halk dilinde buna '' Algıda Delicilik'' adı verilir. Aslında farkındayım her şeyin. Geceler akrep olmuş, gündüzler yengeç, aklımdaki tek zaman kavramı vakit çok geç. Her daim aydınlık kalan bu odada en büyük karanlığımı yastığın altına sakladım. Boş kağıtlara parmağımla şiirler kazıyorum. Pek bir şey değişmedi aslında. İşe giderken giymekten nefret ettiğim beyaz gömlek yine üstümde. Yine insanlara boş gözlerle bakıyorum. Sosyolojik tanımlamalara kaşlarımı çatıyorum.  Hâlâ köpeklerden korkuyorum ve geceleri tek bacağım yorganın altında Üstümdeki akıllı maskesini çıkartalı özgür geziyorum. Yatağımdaki kemerler sadece vücudumu tutsak etmiş. Ben her uykuda Ayşe'in kirpiğinin damladığı sokağa koşuyorum. ''Saatler vuslatı vurmuyor Ayşen'' derken özüme kavuşuyorum.

Algıda delicilik dedim ya. Ben iyi idea kavramını Ayşen ile somutlaştırdım; Platon'un güneşine kafa tutuyorum.

8 Mayıs 2018 Salı

NEDİR YANİ, MESELE NEDİR?


Sosyal Bilimler çatısı altında yerini almış olan Edebiyat alanı, bulunduğu başlığın ortasında durmuş, biraz ''Sosyal'' biraz ''Bilim'' hamuru  ile yoğurulmuş ''Edeb'' köklü bir alandır. ''Sözü güzel ve etkili söyleme'' formülü ile açıklanan yazınsal sanat eselerinin çıkış noktası ve işlendiği mecraadır.
Türk Edebiyatı alanı da aynı oluşumla ortaya çıkan, elimizdeki en eski kaynan Orhun Abideleri'nden günümüz eserlerine kadar geçen zaman zarfını adlandıran ve açıklayıp anlamlandıran alandır. Her bilim alanının eksikleri veya yanlış yapılanmaları olduğu gibi, her ne kadar günümüzde hâlâ bilim olup olmadığı konusu tartışılsa dâhi Edebiyat alanının ve eğitiminin de belli eksiklikleri varolmaktadır.
Peki nedir eksik olan, mesele nedir?
Okur-yazar olarak yetiştirilmeye çalışan öğrenci grubunun bir mensubu olarak şahsım Yeni Türk Edebiyatı alanı öğrencisiyim. Edebiyat bilimi kökenden başlıca dallara ayrılsada bu dallar içinde en cürretkar olan Yeni Türk Edebiyatı alanıdır. Yeni Türk Edebiyatı doğası gereği bir meydan okuma içgüdüsünü sırtında taşır. Tam olarak milli kabul edilemez, özünü kaybedip batılı olmuştur denemez. Gri renkli bir sentez ürünü olan bu alan bir çok farklı sosyal bilim ile omuz omuza mücadele altında olsa da asla dirsek atmaz, formasından çekmez.
 Yeni Türk Edebiyatı alanı kökü Doğu topraklarına sıkıca sarılı, dalları ise Batı semalarında yeşermeye çalışan bir ağaçtır aslında. Özellikle Tanzimat Edebiyatı etkisi altında ortaya çıkan bu alan günümüzde yöntem farklılıklarına sahip olsa da aynı model ile çiçek açmaktadır. Tercüme ve taklit ile başlayan bu serüven 1950 yıllarına kadar tam olarak potansiyelini esere verememiş, bir iki istisna haricinde Fransız Edebiyatı'nın türkçe alt yazılı fragmanı olarak kalmıştır.
Yahya Kemâl Edebiyata Dair adlı eserinin ''Memleketten Bahseden Edebiyat'' adlı bölümüne (s.142.) Yeni Türk Edebiyatı'nın kendisine kadar olan gelişme sancısı evresi için şu tespite yer verir;
''1870'den sonra, edebiyatta, Şark'tan çıkmak zarureti vardı,çıktı,bu çıkış çok iyi oldu. Avrupa kültürünün mektebine girdik, orada okumaya koyulduk, yetmiş seneden beri de okuyoruz; yazık ki mektepten henüz çıkamadık; hâlâ bocalıyoruz''
Evet Yahya Kemâl Batı'nın tekniğini öğrenip Yeni Türk Edebiyatı şiirine çağ atlatmıştı. Bir başka etkisi ise yetiştirdiği öğrencisi Tanpınar olmuştu. Evet Yahya Kemal Yeni Türk Edebiyatı için kaynak olacak düz yazı eserleri vermişti. Fakat onun getirdiği mektepten ''memlekete dönen adam'' modelini Tanpınar tamamlamış ve onun şiirinin kuramını yazmak ve bunu düz yazıya da uygulamak ona kalmıştı. Artık Batılı bir şiirimiz vardı.
Peki nedir Edebiyat tekniklerini nesillere taşıyan, yani mesele nedir?
Tam bu noktada Edebiyat Bilimi emekçileri haricinde kimsenin ilgisini çekmeyen, ama edebiyat sanatının tüm formülünü görmemize yarayan ''Kuram Kitapları'' devreye giriyor.
Ahmet Hamdi Tanpınar döneminde Yeni Türk Edebiyatı'nın sadece tanımını yapmamış, bu alanın yapısı ile ilgili kuramsal bilgileri de bize sunmuştur. Onun öğrencilerinin ders notları düzenlemesi ile basılan ''Edebiyat Dersleri'' adlı eserin ''Şarkta Nesir'' adlı bölümünde (s.99.) ''Şiir kabilenin hatıra defteridir, şiir olması için nesrin olması lazımdır.'' cümlesi bize bir eksikliğin perdesini açar. Bu cümle özelinde hareket edersek Edebiyat eserlerinin oluşumunda nesrin önemini açıklamak daha kolay olacaktır. Özellikle günümüz edebiyatında kuramsal kitapların eksikliği göze çarpıyor. Kendi kuram kitaplarımızı yazmıyoruz. Özellikle Batı bize akseden Postmodernizm akımına bu kadar tabii olduğumuz günlerde bu akım ile ilgili kaynak bulamıyoruz. Batıda bu alanda yazılan kaynaklar ya tam bize uymuyor, ya da çevirmiyoruz. Peki neden bu alanın eserlerini kendi coğrafyamıza uygulamışken bu sentezin düzetlemeleri ile kendimizce edebiyatımızın  kaynağını ve kaidelerini yazılı hale getirmiyoruz?
Tabiki bir iki kaynak akla gelebilir; ''Yıldız ECEVİT'in Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, Prof. Dr. Ülkü ELİUZ'un Oyunda Oyun Postmodern Roman , ya da Ertan ÖRGEN'in hazırladığı 40 Soruda Postmodern Edebiyat kitabı.'' ancak bu kitaplar bir çırpıda sayılabilecek kadar azdır.
Nesir'den kastettiğmiz Yeni Türk Edebiyatı'nın kuramsal sınırlarını çizen kitaplardır. Örneğin genel kuramlar hakkında başucu kitabımız Berna MORAN'ın ''Edebiyat Kuramları ve Eleştiri''adlı eseridir. Gayet güzel bir eser olmakla birlikte bir başka kaynağa sahip değiliz. Ki bu eserin sahibi olan Berna MORAN hocamızda Türk Edebiyatı alanında çalışmış değildir. Eğitimini ve hocalığını İngiliz Dili ve Edebiyatı alanında yapmıştır.
Peki neden kuramımızı yazmıyoruz, nedir yani, mesele nedir?
03.05.2018 tarihinde Sıddık AKBAYIR hocamızın Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesindeki odasında küçük bir sohbetimiz oldu. Sohbetin bir noktasında biyografi temelinde yazdığı eserlerde kuramsallaşmadan kaçtığını belirtmişti. Sebep olarakta kuram kitabı okumanın insanları yorduğunu, öyküleme yöntemi ile şairler ve edebiyatımız ile ilgili bilgileri aktarmanın daha etkili olacağını düşünüp bu yöntemi oluşturduğunu söyledi.
Aslında tespit çok doğruydu. Bizim edebiyatımızın her döneminde yazar ve şairlerimiz edebi eser vermeyi ve ustalık göstererek meydan okumayı ön plana almıştı. Bu sebeple kimse sıkıcı ve bilimsel kabul edilen kuramsal kitaplar yazmaya meyil etmemişti. İkisini birlikte götürmek ise çok daha zor gelmiş olmalıydı. Çünkü bu gayet riskli ve zahmetli bir işti. Ama ancak bu şekilde Umberto ECO ya da Tolstoy olunuyordu. Hem işin kuramını anlatıp hem de eser vermek riski yüksek olsada başarıldığında dönem edebiyatını fazlaca öne taşırdı. Bizim bir adım geriden gelme sebebimiz belkide onların önce eserleri yazması, sonra bu eserlerin ortaklığında kullanılmış sistemi kuramsallaştırıp somut hale getirmesiydi. Biz ise onlardan kuramı alıp onu entegre ederek eser vermek zorunda kaldık. Bu da ne yaparsak yapalım Batı Edebiyatına karşı hep 1-0 geride olmamıza sebep oldu.
Bir Başka sorun ise Yeni Türk Edebiyatı'nın hâlâ tam yerinin belli olmamasıdır. Biz Batıda mıyız, doğulu muyuz? Yoksa Tanpınar'ın deyimi ile çok Garplaşmış bir Şarklı mıyız?
''Aslında ne doğulu kalmışız, ne Batılı olabilmişiz; iki camii arasında beynamaza dönmüşüz demek daha doğrudur.''
 İste yazımda bahsettiğim eksikliğin sebeplerinden birisi de budur. Batı düşüncei plan yapmayı, programlamayı esas alır. Bü yüzden kuramsal çalışmaları edebi eserler ile birlikte götürebilir. Bizim önceliğimiz ise duygudur. Bu yüzden biz işin sanatsal hazzını ve eser vererek meydan okumayı öne alırız. Çünkü Doğu epik bir karakterdir. Düşünmeden saldırmayı sever. Ama meydan okuma bittiğinde arkanızda kurulmuş bir sistem bırakmazsanız kazandığınız şehir darmadağın olacaktır ve bu sizi her savaşta kaybeden taraf yapar.
SON SÖZ
Peki bu durumu düzeltmek için reçete nedir, yani mesele nedir?
Öncelikle Edebiyat eğitimi alanların kuramsal boşluğa yönlenmesi şarttır. Biz bugün zaman kuramını sadece Paul Rıcoeur'un ''Zaman ve Anlatı'' serisinden çalışıyorsak bunun sebebi kendi öz kaynağımızı kuramamamızdır. Ne zaman edebiyat kuramları hakkında kendi kitaplarımızı yazmaya başlarsak hem kendi eserlerimizde kuram uygulamamız kolay olacak, hem de edebiyat eğitimi daha kaliteli ve çok fikirli bir hal alacaktır. Kuramları sorgulama şansımız artacak, bu da eser ve eğitinde kaliteyi arttıracaktır. Burada öncelikli olarak Edebiyat alanı elini taşın altına koyacak, Felsefe ve Sosyoloji gibi iki fikir alanı ile paslaşıp organize bir atak ile golü bulacaktır. Ama hedefimiz avrupadaki kuramları çevirmek değil, kendi eser içeriğimiz ve geleneğimiz çevresinde bu kuramları bazen modifiye etmek bazense baştan yazmak olmalıdır. Ancak bu şekilde belli bir sûrete büründürmeye çalıştımız Yeni Türk Edebiyatı'nın temelleri sağlamlaşacak, dönemler arası kopukluk azalarak her yeni akımda eskisini yıkıp temelden başlamak gereği duyulmayacaktır. Kuramları, yöntemi belli bir edebiyat daha uzun ömürlü ve bilimsel çalışmalara daha uygun hale gelerek zamandan sıyrılıp klasik olma yolunda ilerleye bilecektir.
Kuram kitapları eksik bir edebiyatın devamlılığı olmayacağı gibi, bu eksiklik her seferinde bizi baştan inşa etmeye zorlar. Ve ancak bahsettiğimiz yolla çalışılırsa Tanpınar'ı okumaktan, onun gibi yazmak, hatta onun üstünde yazmak hedefimiz gerçek olcaktır.